İngilizce, intransitive – Geçişsiz Phrasal Verbs Listesi 4

  • İngilizce, intransitive – Geçişsiz Phrasal Verbs Listesi 4
  • İlköğretim, liseler ve devamındaki süreç için, ingilizce sınavlarında ya da günlük konuşmada gerekebilecek ingilizce geçişsiz (intransitive) phrasal verbler listesine ve örneklere, türkçe – ingilizce kullanımlarına yazının devamından ulaşabilirsiniz.
  • break down, catch on, come back, come in, come to, come over, drop by, eat out, get by, get up, go back, go on, grow up, keep away, keep on, pass out, show off, show up, wake up nedir ne demektir, kullanımları ve örnek cümleler.
  • Aşağıdaki phrasal verb’ler nesne almazlar.
intransitive geçişsiz phrasal verbs listesi

intransitive geçişsiz phrasal verbs listesi

  • Once you leave home, you can never really go back again. (Evden bir kez ayrılırsan, bir daha asla geri dönemezsin.)
 
  • break down
  • bozulmak
  • That old Jeep had a tendency to break down just when I needed it the most.
  • “Eski cipim, ona en ihtiyacım olduğu zamanda bozuldu.”
  • catch on
  • tutmak
  • Popular songs seem to catch on in California first and then spread eastward.
  • “Popüler şarkılar önce California da tutar daha sonra doğuya doğru yayılır.”
  • come back
  • Geri dönmek
  • Father promised that we would never come back to this horrible place.
  • “Babam, bu berbat yere bir daha dönmeyeceğimize söz verdi.”
  • come in
  • girmek
  • They tried to come in through the back door, but it was locked.
  • “Arka kapıdan girmeyi denediler ama kapı kilitliydi.”
  • come to
  • Şuuru yerine gelmek
  • He was hit on the head very hard, but after several minutes, he started to come to again.
  • “Kafasını çok kötü çarptı ama birkaç dakika sonra bilinci yerine gelmeye başladı.”
  • come over
  • Ziyaret etmek
  • The children promised to come over, but they never do.
  • “Çocuklar ziyaret edeceklerine söz verdiler ama hiç gelmiyorlar.”
  • drop by
  • Habersiz ziyaret etmek
  • We used to just drop by, but they were never home, so we stopped doing that.
  • “Eskiden habersiz uğrardık ama onları hiç evde bulamazdık bu yüzden artık gitmiyoruz.”
  • eat out
  • Yemek için dışarıya çıkmak
  • When we visited Paris, we loved eating out in the sidewalk cafes.
  • “Paris’e gittiğimizde kaldırım kafelerinde yemek yemeye bayılırdık.”
  • get by
  • Hayatını sürdürmek
  • Uncle Heine didn’t have much money, but he always seemed to get by without borrowing money from relatives.
  • “Heine amcanın çok fazla parası yoktu ama o, akrabalarından borç almadan da her zaman hayatını sürdürürdü.”
  • get up
  • kalkmak
  • Grandmother tried to get up, but the couch was too low, and she couldn’t make it on her own.
  • “Büyükannem ayağa kalkmaya çalıştı ama kanepe çok alçak olduğu için kendi başına kalkamadı.”
  • go back
  • Geri dönmek
  • It’s hard to imagine that we will ever go back to Lithuania.
  • “Litvanya’ya bir daha geri dönemeyeceğimizi düşünmek çok zor.”
  • go on
  • Devam etmek
  • He would finish one Dickens novel and then just go on to the next.
  • “Dickens romanının birini bitirir, hemen bir sonrakine devam ederdi.”
  • go on (2)
  • Olmak, meydana gelmek
  • The cops heard all the noise and stopped to see what was going on.
  • “Polisler bütün gürültüyü duydu ve neler olduğuna bakmak için durdu.”
  • grow up
  • büyümek
  • Charles grew up to be a lot like his father.
  • “Charles tıpkı babası gibi olmak için büyüdü.”
  • keep away
  • Uzak durmak
  • The judge warned the stalker to keep away from his victim’s home.
  • “Yargıç, suçluyu kurbanın evinden uzak durması için ikaz etti.”
  • keep on (with gerund)
  • Devam etmek
  • He tried to keep on singing long after his voice was ruined.
  • “Sesini iyice kaybetmeye başladıktan sonra bile şarkı söylemeye devam etmeye çalıştı.”
  • pass out
  • bayılmak
  • He had drunk too much; he passed out on the sidewalk outside the bar.
  • “Öyle çok içmişti ki barın önündeki kaldırıma düşüp bayıldı.”
  • show off
  • Gösteriş yapmak
  • Whenever he sat down at the piano, we knew he was going to show off.
  • “Piyanonun başına ne zaman otursa, gösteriş yapacağını bilirdik.”
  • show up
  • Varmak, ortaya çıkmak
  • Day after day, Efrain showed up for class twenty minutes late.
  • (Efrain ardı ardına derse yirmi dakika geç kalıyordu.)
  • wake up
  • Uyanmak
  • I woke up when the rooster crowed.
  • “Horoz öttüğünde uyandım.”

Soru sormak için giriş yapın veya Siteye kayıt olun

Memur Alımları, İlanlar, Haberler ve duyurular